16 Kasım 2015 Pazartesi

YAZILACAK YIĞINLAR



    
                          Yazmak… Nereden başlamak gerektiğini bilmediğim ve en sonunda ne olursa yazmayla karar verdiğim altı ve üstü boşluk olan eylem. Yazılanları çok okudum ve şöyle düşündüm
herkesin ne kadar çok anlatacağı şey varmış. Bunları acaba nasıl bir araya getirdiler ve süslü cümlelerle beni etkilediler? Benim anlatacağım hiç bir şey yok muydu? Hâlbuki ki bana var gibi geliyor.
              Susmak… Kafamı kurcalayan başka bir eylem… Nasıl bir eylem bu ya! İçerisinde bu kadar durağanlık ve pasiflik barındırırken nasıl adına eylem denilmiş? “Susmak” hareketsizlik değil midir?
             Biriktirmektir. Nasıl çamaşırları üst üste katlayıp istiflersin, bir tişört, bir kazak, bir pantolon daha daha daha derken en sonunda o düzgünlük anıtı gibi yükselttiğimiz susmak kulesi yıkılır ve bir “yığın” olur. Evet, “yığın” güzel bir kelime oldu. Bence bundan sonra susmaya “yığın” denmeli. Sustukları yığılmamış kimse var mı acaba? Birer yığın çuvalı olarak dolaşıyor insanlar sokaklarda. Ağır bir çuval… Hepimizin sırtını kamburlaştırmış, bir başka bahara ertelediğimiz… Ertelemek zorunda kaldığımız ya da kendimizi zorunda hissettiğimiz… Nasırlı sırtlarımızı kaşıyanlar ve okşayanlar var bir de. Hangisi daha insancıl ve hangisi daha acımasız? “Okşamak” iyilik midir karşımızdaki için her zaman? Bazen elinizden bir şey gelmez, hayat denen bir makine var. Sizi bir deliğinden fırlatıyorlar içeri. Tam alıştım, deniyorum, yapıyorum derken istemeden atıldığınız bu yerin öbür deliğinden çekip alıyorlar. “Ben çok mutluyum, ben istediğim gibi yaşarım.” ninnilerinin içinde derin uykuya yatanlarla birlikte yarı uyanık sersem sersem dolaşıyorsunuz.
Biraz daha yazarsam dayanamayıp her şeyi anlatacağım. Susmak en iyisiydi bence. Biriktirmek… Benim sadece benim olan yığınlarım… Yığınlar biriktireceğim nice güzel günlere…